top of page

WORKFLOW

  • 4 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 22 saat önce

Renkler, numuneler ve Bella:)




Şu sıralar kendime sık sık şunu sorarken yakalıyorum: Bir projede ben neredeyim? Cevap neredeyse her zaman aynı yerden başlıyor: konsept. Benim için tasarımın başlangıcı; “hadi çizelim” değil, önce neyin gerçekten gerekli olduğunu netleştirmek. Müşterinin günlük rutini, evdeki akış, beklentiler, bütçe, zaman… Pratik olan her şey yerine oturduktan sonra, işin keyifli kısmı başlıyor: programı kurmak, planı oturtmak, mood’u toplamak.

Ofiste bu süreç hiç “1. adım, 2. adım” diye ilerlemiyor aslında. Her şey aynı anda oluyor. Bir yandan plan üzerinde dolaşıyorum, bir yandan malzeme kartelalarını açıyorum, bir yandan ışığın nereden geldiğini düşünüyorum. Bazen tek bir kapı kolu seçimi bile tüm dili değiştiriyor; bazen de en baştaki ihtiyaç listesi, mekânın karakterini belirliyor. Detayların bu kadar belirleyici olması beni hâlâ heyecanlandırıyor.

Her projede önce şunu bulmaya çalışıyorum: Bu evin / bu mekânın kalbi ne? Kimi zaman mutfak gerçekten kalp oluyor; kimi zaman iyi düşünülmüş bir depolama sistemi; kimi zaman sessiz bir çalışma köşesi. Bazen de müşterinin hayatına iyi gelecek bir “nefes alanı” tasarlamak gerekiyor. Bu kalbi bulduğumuz anda, geri kalan her şey daha kolay akıyor. Vibe dediğimiz şey de zaten burada ortaya çıkıyor; renkler, dokular, formlar ve o küçük seçimler birbiriyle konuşmaya başlıyor.

Bugünlerde bu süreci daha açık anlatmak istiyorum. Çünkü dışarıdan bakınca tasarım sanki sadece görsellerden ibaretmiş gibi durabiliyor. Oysa işin asıl kısmı; doğru soruları sormak, doğru yerlerde karar vermek ve bütün parçaları aynı hikâyeye bağlamak. İlk eskizlerden, moodboard’un editlenmesine; malzeme seçiminden, aydınlatma ve detay çözümlerine kadar her şeyin bir araya gelip “tamam” dediği o an var ya… benim en sevdiğim kısım o.

Bir de şunu fark ettim: Tasarım süreci ne kadar yoğun olursa olsun, içinde biraz keyif yoksa sonuç da eksik kalıyor. Mekân dediğin şey sonuçta enerji taşıyor. Sürecin kendisi iyi hissettirmiyorsa, ortaya çıkan iş de çok zor “iyi his” veriyor. O yüzden ben, en teknik kısımda bile süreci eğlenceli tutmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorum. Çünkü en iyi projeler, sadece doğru çözümlerle değil; doğru ruh hâliyle de çıkıyor.





Tasarımın en sevdiğim tarafı hâlâ ekran başı değil, masa başı. Ofiste numunelerle oynadığımız o anlar, benim için sürecin gerçekten başladığı yer. Taş, ahşap, kumaş, metal… Hepsini yan yana koyup görmek, dokunmak, ışık altında nasıl davrandıklarını izlemek ekrandan asla alamadığım bir hissi veriyor. Renk dediğin şey tek başına değil; yanında neyle durduğuna göre değişiyor. O yüzden malzemeleri hep birlikte görmek benim için çok belirleyici.

Bu aşamada genelde numuneleri oda oda ayırıyorum. Salon, mutfak, banyo… Her mekânın kendi küçük dünyası oluyor. Tepsilerde —ya da bizim ofiste dediğimiz gibi küçük tray’lerde— o mekâna ait tüm malzemeleri bir araya getiriyorum. Zemin, duvar, kumaş, metal detay… Hepsi aynı yüzeyde durunca, mekân bir anda daha somut hâle geliyor. Plan üzerinde hayal ettiğim şey, gözümün önünde üç boyutlu bir hâl alıyor.

Bu tray’lerle çalışmak bana hem hız kazandırıyor hem de kararları netleştiriyor. “Bu renk olur mu?” sorusu, numuneler yan yana geldiğinde zaten cevabını veriyor. Bazen çok sevdiğim bir malzeme, başka bir dokunun yanında tüm etkisini kaybediyor; bazen de hiç öne çıkarmadığım bir detay, bütün hikâyeyi toparlıyor. O anlar tasarımın en dürüst anları gibi geliyor bana.

Aslında bu süreç biraz da sezgisel. Çok hesap kitap yapmadan, gözün ve elin yönlendirdiği bir akış var. O yüzden ofiste masalar çoğu zaman düzenli değil; üst üste numuneler, açılmış kartelalar, yarım kalmış tray’ler… Ama tam da o karmaşanın içinde tasarım netleşmeye başlıyor. Mekân, kağıt üzerinde değil; malzemelerin arasında kuruluyor.

Bence tasarımın gerçekliği de burada başlıyor. Dokunabildiğin, ağırlığını hissettiğin, ışıkla değiştiğini gördüğün malzemelerle çalıştığında, ortaya çıkan mekân da daha gerçek oluyor. Ve o noktadan sonra, çizim de, render da, sunum da çok daha doğru bir yerden ilerliyor.










Ofisin kedisi Bella da artık bu sürecin bir parçası. Aslında bizi o seçti; günlerce kapının önünde bekledi, içeri girdi, çıktı ve bir noktadan sonra hep buradaydı. İsmi de kendiliğinden belli oldu. Şimdi Bella, ofisin temposuna alışmış, sessizce dolaşan ve burayı sahiplenen bir Moore kedisi.














 
 
moore

INTERIOR/ARCHITECTURE/DESIGN

İletisim

Hakkımızda

Projeler

Mooreworld

YENİLİKLERDEN HABERDAR OLUN

  • Instagram
  • LinkedIn
  • Pinterest
  • TikTok

© 2019 Moore Design Studio

bottom of page