MILANO-COMO
- 27 Şub
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Mar
Planlı değil, akışta geçen; bol sangrialı, spontane bir Milano–Como rotası.

Milano’da Duomo’nun en tepesine çıkmak benim için “görmeye gittim”den çok, bildiğin bir deneyimdi. Asansör yerine merdiveni seçince bir noktadan sonra saymayı bırakıyorsun—yüzlerce basamak gibi geliyor, hem nefesin hem bacakların yanıyor ama aynı anda merak da artıyor. Yukarı çıktığında ise bir anda bambaşka bir Milano başlıyor: katedralin çatısında yürüyorsun, o gotik kulelerin arasında dolaşıyorsun, taşın üstünde rüzgârı hissediyorsun. Dürüst olayım, ben biraz anksiyetik biriyim; özellikle bazı yerlerde korkulukların arkasından boşluğu görünce içim “tamam sakin ol” moduna geçti. Ama tam da o hafif gerilim yüzünden her detay daha keskinleşiyor: heykellerin yüzleri, sivri formların ritmi, mermerin dokusu… Şehrin üstünde, katedralin kendi mimarisinin içinde yürümek gibi; hem çok etkileyici hem de insana “şu an gerçekten buradayım” dedirten bir his.


Duomo’nun çatısında dolaşırken gözün eninde sonunda Madonnina’ya takılıyor. En tepedeki o altın heykel, çoğu kişinin sandığı gibi bir peygamber değil; Meryem Ana’yı temsil ediyor ve Milano’nun en güçlü sembollerinden biri. Güneşte parladığında gerçekten başka bir şey; şehrin üstünde durup her yere aynı mesafeden bakıyor gibi. Heykel aslında masif altın değil, yaldızlı bakır. Tepede yürürken onu yukarıdan değil, neredeyse göz hizasından görmek ise tuhaf bir şekilde hem sakinleştirici hem de çok etkileyici.



Duomo’dan çıktıktan sonra Museo del Novecento’ya yürüdük. Meydana bakan o büyük camlı cepheden içeri girince, Milano bir anda başka bir ritme geçiyor; dışarıdaki kalabalık, içeride daha sakin ve modern bir anlatıya dönüşüyor. Müze, İtalyan modern sanatını çok bağırmadan ama güçlü bir akışla sunuyor. Yukarı katlara çıktıkça hem eserlerle hem de Duomo manzarasıyla aynı anda ilişki kuruyorsun; içerideyken bile şehri tamamen bırakmıyorsun, bu denge hoşuma gitti.
Aslında planımız biraz daha yoğundu. Santa Maria delle Grazie’de Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği’ni de görmek istiyorduk. Online bilet almıştım, her şey tamam sanıyordum; meğer sistem bir şekilde bileti iade etmiş. Biz bunu fark etmeden, kardeşim Lidya’yla birlikte “nasıl olsa biletimiz var” rahatlığıyla tam bir saat sırada bekledik. İçeri girmemize çok az kala gerçeği öğrenince önce bir durduk, sonra ikimiz de gülmeye başladık. Sonra karşıdaki kafeye geçip sangria söyledik, müzeye girenleri izledik. Göremedik ama o an, bekleme hâli ve sonrasındaki kahkaha Milano anıları arasına kendiliğinden girdi. Bazen şehirler sana görmek istediklerini değil, günün içinde kendiliğinden oluşan küçük anları veriyor.

Milano’dan sonra rotayı Como’ya çevirdik. Arabayla geçtik; yol beklediğimden kısa sürdü. Tren seçeneği de var ama biz direkt taksiye binip gitmeyi tercih ettik, daha rahat geldi. Como’ya varınca iki gün kalmaya karar verdik. Hava gerçekten çok soğuktu; göl kenarında o keskin soğuk hemen hissediliyor. Buna rağmen tekne kiralayıp göl boyunca dolaştık, kıyıya dizilmiş evleri, villaları sudan izledik. Soğuk havaya rağmen o manzara her şeye değiyordu. Burada tempo zaten yavaşlıyor, biraz durmak istiyor insan.





Como’dayken Villa d’Este’deydik. Annem, Lydia ve ben birlikteydik. Otelin bahçesi gerçekten başka bir dünya gibi. Her şey çok kontrollü ama bir o kadar da doğal duruyor; teraslar, merdivenler, göle doğru açılan akslar… Yürürken sürekli durup etrafa bakmak istiyorsun. Neredeyse her pencereden, her açıklıktan bakınca bir resme bakıyormuşsun gibi hissettiriyor.
Taş işçilikleri özellikle dikkatimi çekti. Basamaklardaki detaylar, korkuluklar, küçük duvarlar… Hiçbiri gösteriş için yapılmamış ama hepsi çok özenli. Bahçe tek bir bakışta tüketilmiyor; yürüdükçe açılıyor, katman katman ilerliyor. Sessiz, zamansız ve gerçekten çok güzel bir yerdi.


Como’dan sonra tekrar Milano’ya döndük, oradan da Türkiye’ye geçtik. Annemle, kardeşimle ve benim yaptığımız bu tatil bol sangrialı, bol gezmeli, bol yürümeli geçti. Planlı olmaktan çok spontaneydi; bazen bir sokakta durup yön değiştirip başka bir yere gittik, bazen “buraya da uğrayalım” deyip kendimizi bambaşka bir yerde bulduk. Şehir içinde oradan oraya savrulmak, keşfederek dolaşmak işin en keyifli kısmıydı. Üç kız yapılan bu rota, anneyle ve kız kardeşle birlikteyken daha da güzelleşiyor; temposu rahat, sohbeti bol, hafızada kalan bir tatil oldu. Thanks mom:)



